Toompuiestee Sokağı otellerle doludur, ancak uygun lojistik ve merkezi konumuna rağmen halen Tallinn’in en yeşil ve en sakin ana caddelerinden birisidir. Otelde 91 oda, restoran, konferans salonu ve personel tesisleri bulunmaktadır.
Konum
Hotel L’Ermitage, Tallinn şehir merkezinde, eski şehir sınırının hemen dışında kalan Toompuiestee sokağındadır. Bu yer çok dikkatlice seçilmiştir ve Estonya Parlamento binasını ve Estonya’nın ve Tallinn’in sembolik binalarından birisi olan Pikk Herman kulesini görmektedir. Yeni otelin inşa edildiği bu yer 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana boş durmaktaydı.
Yaklaşımı ve olabilecek her ayrıntıya gösterdiği özenle diğer otellerden ayrılmaktadır ve kendi sınıfında benzersizdir; bu da daha yüksek kalite ve geleneksel sınıflandırma sistemine daha az ilgi gösterildiği anlamına gelmektedir. Öte yanda otel sektörü, konulmuş olan belirli kurallara uymanın zorunlu olduğu ve kalite beklentilerinin müşterilerin ihtiyaçlarının karşılanmasıyla, ödenebilir işletme ekonomisi arasında buluştuğu noktada birleşen, muhafazakar bir sektördür. Her otele, sıfırdan başlayarak yediye kadar çıkan (örneğin, 7 yıldızlı ünlü Burj al Arab Oteli Birleşik Arap Emirlikleri'nde Dubai’nin simgesi haline gelmiştir) sayıda yıldız verilmekte ve tüm oteller belirli lüks, hizmet ve konfor standartlarına dayanan belgelendirme ve sınıflandırma sistemi ile resmi olarak bir üst kategoriye yükseltilmektedir.
Malzemeler ve pencereler
Avluya bakan cepheler, sokağa bakan katı, erkeksi cephenin aksine, şaşırtıcı şekilde kadınsı ve yumuşak, kızılımsı renkte çimento plakalarla renklendirilmiştir. Uzaktan bakıldığında, otelde ilk bakışta göze çarpan komşu binaların iki eski kalker yangın duvarının arasından bakan parlak pembe renkteki arka cephedir. Cepheler ve çatının sokağa bakan bölümü aynı malzeme ile kaplanmıştır – tıpkı siyah takım elbise giymiş bir “iş adamı” görüntüsü oluşturan, dikey bantlar ve şeritler şeklinde döşenen dar siyah bakır. Bu zarif ve tekrarlanan ritim, uzun baca şeklindeki pencere çıkmaları ve – Arap saati ve rüzgâr kuleleri gibi alt seviyeden gökyüzüne doğru - yukarı uzanan büyük pencerelerle bölünmektedir.
Toompuiestee Sokağı otellerle doludur, ancak uygun lojistik ve merkezi konumuna rağmen halen Tallinn’in en yeşil ve en sakin ana caddelerinden birisidir. Otelde 91 oda, restoran, konferans salonu ve personel tesisleri bulunmaktadır.
Konum
Hotel L’Ermitage, Tallinn şehir merkezinde, eski şehir sınırının hemen dışında kalan Toompuiestee sokağındadır. Bu yer çok dikkatlice seçilmiştir ve Estonya Parlamento binasını ve Estonya’nın ve Tallinn’in sembolik binalarından birisi olan Pikk Herman kulesini görmektedir. Yeni otelin inşa edildiği bu yer 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana boş durmaktaydı.
Yaklaşımı ve olabilecek her ayrıntıya gösterdiği özenle diğer otellerden ayrılmaktadır ve kendi sınıfında benzersizdir; bu da daha yüksek kalite ve geleneksel sınıflandırma sistemine daha az ilgi gösterildiği anlamına gelmektedir. Öte yanda otel sektörü, konulmuş olan belirli kurallara uymanın zorunlu olduğu ve kalite beklentilerinin müşterilerin ihtiyaçlarının karşılanmasıyla, ödenebilir işletme ekonomisi arasında buluştuğu noktada birleşen, muhafazakar bir sektördür. Her otele, sıfırdan başlayarak yediye kadar çıkan (örneğin, 7 yıldızlı ünlü Burj al Arab Oteli Birleşik Arap Emirlikleri'nde Dubai’nin simgesi haline gelmiştir) sayıda yıldız verilmekte ve tüm oteller belirli lüks, hizmet ve konfor standartlarına dayanan belgelendirme ve sınıflandırma sistemi ile resmi olarak bir üst kategoriye yükseltilmektedir.
Malzemeler ve pencereler
Avluya bakan cepheler, sokağa bakan katı, erkeksi cephenin aksine, şaşırtıcı şekilde kadınsı ve yumuşak, kızılımsı renkte çimento plakalarla renklendirilmiştir. Uzaktan bakıldığında, otelde ilk bakışta göze çarpan komşu binaların iki eski kalker yangın duvarının arasından bakan parlak pembe renkteki arka cephedir. Cepheler ve çatının sokağa bakan bölümü aynı malzeme ile kaplanmıştır – tıpkı siyah takım elbise giymiş bir “iş adamı” görüntüsü oluşturan, dikey bantlar ve şeritler şeklinde döşenen dar siyah bakır. Bu zarif ve tekrarlanan ritim, uzun baca şeklindeki pencere çıkmaları ve – Arap saati ve rüzgâr kuleleri gibi alt seviyeden gökyüzüne doğru - yukarı uzanan büyük pencerelerle bölünmektedir.
Dış cephe – ana yapıdaki bölmeler ve pencere boşlukları
Sadeleştirilmiş bir mağara şeklindeki ve eski bir buzuldan kalan izler taşıyan otelin girişi, bir şey ya da birisi köşesinden koca bir parçayı koparmış gibi, binanın koyu renkli gövdesinden ayırt edilmektedir. Otelin girişi, binanın sert ve dikdörtgen ana şekliyle kontrast teşkil etmekte ve konuklarını otelin açık köşesinden içeri davet etmektedir. Girişin bitişiğindeki yatay pencere bandı vitrin penceresi veya teşhir salonu pencereleri ile aynı özelliklerdedir: Cam giriş, zemin kattaki restoranın pencereleri ve binanın köşesindeki diğer pencere bölümü.
3. katta şeffaf bir ışık bölgesi oluşturulmuştur. Güçlü bir metal perde, bu pencerelerin arkasında bulunan yukarıdaki odaları korumaktadır. Belki de bu bir taraftan kendi başına kalma, iyi korunmuş bir şekilde barınma, yani başka bir ifade ile inzivaya çekilip yaşama ile diğer taraftan ortak ve açık mekanlarda başka insanlar ve otel müşterileriyle bir araya gelme ve toplanma arasında yaşanılan iç mücadeleyi ifade etmektedir. Görmek veya başkaları tarafından görülmek, işte bu olgu tasarımında, mimari kontrastlar ve birbirinden farklı boyutlardaki pencerelerin arasından süzülen gün ışığı gibi çok sayıda önemli nitelikteki detay üzerinde odaklanılan Hotel L’Ermitage’ın gizemli yönü olarak ortaya çıkmaktadır. VELUX çatı pencerelerinin kullanılması, tasarım yapılırken ana temanın doğru ve kritik noktalara özel bir özen gösterilmesi ve önem verilmesi olduğunu kanıtlamaktadır.
Dış cephe – ana yapıdaki bölmeler ve pencere boşlukları
Sadeleştirilmiş bir mağara şeklindeki ve eski bir buzuldan kalan izler taşıyan otelin girişi, bir şey ya da birisi köşesinden koca bir parçayı koparmış gibi, binanın koyu renkli gövdesinden ayırt edilmektedir. Otelin girişi, binanın sert ve dikdörtgen ana şekliyle kontrast teşkil etmekte ve konuklarını otelin açık köşesinden içeri davet etmektedir. Girişin bitişiğindeki yatay pencere bandı vitrin penceresi veya teşhir salonu pencereleri ile aynı özelliklerdedir: Cam giriş, zemin kattaki restoranın pencereleri ve binanın köşesindeki diğer pencere bölümü.
3. katta şeffaf bir ışık bölgesi oluşturulmuştur. Güçlü bir metal perde, bu pencerelerin arkasında bulunan yukarıdaki odaları korumaktadır. Belki de bu bir taraftan kendi başına kalma, iyi korunmuş bir şekilde barınma, yani başka bir ifade ile inzivaya çekilip yaşama ile diğer taraftan ortak ve açık mekanlarda başka insanlar ve otel müşterileriyle bir araya gelme ve toplanma arasında yaşanılan iç mücadeleyi ifade etmektedir. Görmek veya başkaları tarafından görülmek, işte bu olgu tasarımında, mimari kontrastlar ve birbirinden farklı boyutlardaki pencerelerin arasından süzülen gün ışığı gibi çok sayıda önemli nitelikteki detay üzerinde odaklanılan Hotel L’Ermitage’ın gizemli yönü olarak ortaya çıkmaktadır. VELUX çatı pencerelerinin kullanılması, tasarım yapılırken ana temanın doğru ve kritik noktalara özel bir özen gösterilmesi ve önem verilmesi olduğunu kanıtlamaktadır.
Mimar: Indrek Allman | Estonya | Fotoğraflar: Kaido Haagen
Estonya’da bulunan Hotel L’Ermitage güçlü bir mimari deneyim sunmaktadır: Kişinin, kendine özgü yaşamı ve mahremiyeti ile kısa bir süre zarfında “iyi ve mutlu” yaşamı için imkanlar sunan modern bir otel olma özelliğinin yanı sıra çok revaçta olan ve sevilen bir toplantı mekanı olma özelliğine de sahiptir. Görmek veya başkaları tarafından görülmek, işte bu olgu bu binanın gizemli yönü olarak ortaya çıkmaktadır.
Toompuiestee Sokağı otellerle doludur, ancak uygun lojistik ve merkezi konumuna rağmen halen Tallinn’in en yeşil ve en sakin ana caddelerinden birisidir. Otelde 91 oda, restoran, konferans salonu ve personel tesisleri bulunmaktadır.
Konum
Hotel L’Ermitage, Tallinn şehir merkezinde, eski şehir sınırının hemen dışında kalan Toompuiestee sokağındadır. Bu yer çok dikkatlice seçilmiştir ve Estonya Parlamento binasını ve Estonya’nın ve Tallinn’in sembolik binalarından birisi olan Pikk Herman kulesini görmektedir. Yeni otelin inşa edildiği bu yer 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana boş durmaktaydı.
Yaklaşımı ve olabilecek her ayrıntıya gösterdiği özenle diğer otellerden ayrılmaktadır ve kendi sınıfında benzersizdir; bu da daha yüksek kalite ve geleneksel sınıflandırma sistemine daha az ilgi gösterildiği anlamına gelmektedir. Öte yanda otel sektörü, konulmuş olan belirli kurallara uymanın zorunlu olduğu ve kalite beklentilerinin müşterilerin ihtiyaçlarının karşılanmasıyla, ödenebilir işletme ekonomisi arasında buluştuğu noktada birleşen, muhafazakar bir sektördür. Her otele, sıfırdan başlayarak yediye kadar çıkan (örneğin, 7 yıldızlı ünlü Burj al Arab Oteli Birleşik Arap Emirlikleri'nde Dubai’nin simgesi haline gelmiştir) sayıda yıldız verilmekte ve tüm oteller belirli lüks, hizmet ve konfor standartlarına dayanan belgelendirme ve sınıflandırma sistemi ile resmi olarak bir üst kategoriye yükseltilmektedir.
Malzemeler ve pencereler
Avluya bakan cepheler, sokağa bakan katı, erkeksi cephenin aksine, şaşırtıcı şekilde kadınsı ve yumuşak, kızılımsı renkte çimento plakalarla renklendirilmiştir. Uzaktan bakıldığında, otelde ilk bakışta göze çarpan komşu binaların iki eski kalker yangın duvarının arasından bakan parlak pembe renkteki arka cephedir. Cepheler ve çatının sokağa bakan bölümü aynı malzeme ile kaplanmıştır – tıpkı siyah takım elbise giymiş bir “iş adamı” görüntüsü oluşturan, dikey bantlar ve şeritler şeklinde döşenen dar siyah bakır. Bu zarif ve tekrarlanan ritim, uzun baca şeklindeki pencere çıkmaları ve – Arap saati ve rüzgâr kuleleri gibi alt seviyeden gökyüzüne doğru - yukarı uzanan büyük pencerelerle bölünmektedir.
Konsept
Hotel L’Ermitage’ın tasarımındaki amaç, kişisel hizmetler sunan küçük bir otelin yaratılmasıdır. Bu amacın gerçekleştirilmesine yönelik olarak mimara oldukça fazla özgürlük tanındı. Bu mimarın derin ve kapsamlı kişisel izlenimler edinmesi gerektiği anlamına gelmekteydi. Bunun üzerine, mimar Indrek Allmann Estonya’daki büro PLUSS’tan otelin isminin neyi simgelediğini sordu. Kendisine verilen cevap kısaca otelin isminin “toplantı yerini” simgelediği idi.
İnzivaya çekilerek yaşamak (l’ermitage) ile insanları bir araya toplayarak veya insanlarla toplantı yaparak sosyal ve toplumsal bir şekilde yaşamak terimleri arasında garip bir çelişki bulunmaktaydı. Keşiş veya rahip esasen kutsal bir kişi olup dua etmek ve inzivaya çekilmek isteyen, bu nedenle de insanlarla bir arada olmaktan ziyade tek başına kalmayı ve insanlardan uzakta yaşamayı tercih eden kişileri tanımlamaktadır.
Bir keşişin yaşadığı gibi inzivaya çekilerek yaşamak, yüzyıllar boyunca seçkin ve ayrıcalıklı insanlar, krallar ve kraliçeler tarafından rahatlatıcı ve arkitektonik (mimari özellikleri olan) bir kaçış yolu olarak kullanılmıştır. Acaba otelin ismi, insanların bir araya gelip toplanmasından ziyade, insanlara kişisel özel yaşam ve mahremiyetleri için sadece donuk/renksiz bir sığınma imkanı sunan geleneksel/klasik otelcilik anlayışına kritik bir eleştiri olarak yorumlanabilir miydi? Bununla birlikte, belki de Indrek Allmann’ın bu tasarımdaki amacı büyük binalar ile sıradan ve zincir oteller arasında yaygın olan basit, duygu ve özelliklerini net açıklayamayan tasarımlardan kaçınmak olmalı.
Arkaplan
– Otel sektöründe tasarım yapılması
Tasarım ve mimari günümüz itibariyle otel işletmeciliği faaliyetlerinde ve otelcilik sektöründe her zaman olduğundan daha önemli bir rol oynamaktadır. Tasarımcı otelleri olarak tanımlanan özel olarak tasarlanan oteller 1990’larda New York’taki Philippe Starck gibi Kişiye Özgü Tasarımlar sunan tasarımcılar tarafından yeni bir pazarlama, eğlence ve rekreasyon ürünü olarak sunulmaya başlandı ve o tarihten itibaren çok sayıda yeni tasarımcı otelleri yeni ve yaratıcı konseptleri ile yaratıldı ve yaşama geçirildi.
Günümüz itibariyle ne çeşit ve tür bir kültürel önemi olursa olsun tüm büyük şehirlerde – Kopenhag’dan Las Vegas’a kadar- bu tasarımcı otellerden-yüksek profile sahip tasarımcılar ve yaratıcı sanatçılar listesinde yer alan sanatçılar tarafından tasarlanan ve düzenlenen etkileyici mimarisi ve özel tasarlanmış iç dekorasyonlarıyla- en az bir adet bulunmaktadır. Tasarımcı oteller bir taraftan konuklarına rahatlama, kendi kendilerine kalma imkanını sunarken, diğer taraftan ortak alanlarda insanlarla buluşma, bir araya gelme ve toplanma fırsatını sağlamaktadır.
Sonuç olarak büyük otellerin – her birisi diğerine çok benzeyen- popülaritesini kaybetmeye başladığı ve daha küçük otellerin –kendisine özgü ve ayrı özellikleri olan- pazar payı kazandığı bu koşullarda, otelcilik ve otel işletmeciliğinde ve sektörün genelinde re-oryantasyon gerçekleşmektedir.
Konsept
Hotel L’Ermitage’ın tasarımındaki amaç, kişisel hizmetler sunan küçük bir otelin yaratılmasıdır. Bu amacın gerçekleştirilmesine yönelik olarak mimara oldukça fazla özgürlük tanındı. Bu mimarın derin ve kapsamlı kişisel izlenimler edinmesi gerektiği anlamına gelmekteydi. Bunun üzerine, mimar Indrek Allmann Estonya’daki büro PLUSS’tan otelin isminin neyi simgelediğini sordu. Kendisine verilen cevap kısaca otelin isminin “toplantı yerini” simgelediği idi.
İnzivaya çekilerek yaşamak (l’ermitage) ile insanları bir araya toplayarak veya insanlarla toplantı yaparak sosyal ve toplumsal bir şekilde yaşamak terimleri arasında garip bir çelişki bulunmaktaydı. Keşiş veya rahip esasen kutsal bir kişi olup dua etmek ve inzivaya çekilmek isteyen, bu nedenle de insanlarla bir arada olmaktan ziyade tek başına kalmayı ve insanlardan uzakta yaşamayı tercih eden kişileri tanımlamaktadır.
Bir keşişin yaşadığı gibi inzivaya çekilerek yaşamak, yüzyıllar boyunca seçkin ve ayrıcalıklı insanlar, krallar ve kraliçeler tarafından rahatlatıcı ve arkitektonik (mimari özellikleri olan) bir kaçış yolu olarak kullanılmıştır. Acaba otelin ismi, insanların bir araya gelip toplanmasından ziyade, insanlara kişisel özel yaşam ve mahremiyetleri için sadece donuk/renksiz bir sığınma imkanı sunan geleneksel/klasik otelcilik anlayışına kritik bir eleştiri olarak yorumlanabilir miydi? Bununla birlikte, belki de Indrek Allmann’ın bu tasarımdaki amacı büyük binalar ile sıradan ve zincir oteller arasında yaygın olan basit, duygu ve özelliklerini net açıklayamayan tasarımlardan kaçınmak olmalı.
Arkaplan
– Otel sektöründe tasarım yapılması
Tasarım ve mimari günümüz itibariyle otel işletmeciliği faaliyetlerinde ve otelcilik sektöründe her zaman olduğundan daha önemli bir rol oynamaktadır. Tasarımcı otelleri olarak tanımlanan özel olarak tasarlanan oteller 1990’larda New York’taki Philippe Starck gibi Kişiye Özgü Tasarımlar sunan tasarımcılar tarafından yeni bir pazarlama, eğlence ve rekreasyon ürünü olarak sunulmaya başlandı ve o tarihten itibaren çok sayıda yeni tasarımcı otelleri yeni ve yaratıcı konseptleri ile yaratıldı ve yaşama geçirildi.
Günümüz itibariyle ne çeşit ve tür bir kültürel önemi olursa olsun tüm büyük şehirlerde – Kopenhag’dan Las Vegas’a kadar- bu tasarımcı otellerden-yüksek profile sahip tasarımcılar ve yaratıcı sanatçılar listesinde yer alan sanatçılar tarafından tasarlanan ve düzenlenen etkileyici mimarisi ve özel tasarlanmış iç dekorasyonlarıyla- en az bir adet bulunmaktadır. Tasarımcı oteller bir taraftan konuklarına rahatlama, kendi kendilerine kalma imkanını sunarken, diğer taraftan ortak alanlarda insanlarla buluşma, bir araya gelme ve toplanma fırsatını sağlamaktadır.
Sonuç olarak büyük otellerin – her birisi diğerine çok benzeyen- popülaritesini kaybetmeye başladığı ve daha küçük otellerin –kendisine özgü ve ayrı özellikleri olan- pazar payı kazandığı bu koşullarda, otelcilik ve otel işletmeciliğinde ve sektörün genelinde re-oryantasyon gerçekleşmektedir.
|
|